Güncel Yazılar


20 Ocak 2018 tarihinde Suriye bölgesindeki YPG\PKK vs. terör örgütlerini temizleme amacı ile başlatılmış bir harekattır.

Buradaki amaç Suriye'den bir karış toprak alma meselesi değil Türkiye-Suriye sınırı arasındaki güvenliği sağlamaktır.

Bu harekat basında "Afrin Operasyonu" olarak adlandırılsa da TSK bu harekata Zeytin Dalı adını vermiştir.

Bu adı vermeklede Türkiye Dünyaya Suriye'de barışı sağlayacağını ifade etmektedir.

Aynı zamanda TSK tarafından Suriye'de dağıtılan bildiriye bakacak olursak Türkiye'nin toprak almaya değil Sulh sağlamaya geldiğini görürüz.


Afrin Afrinlilerindir. Sloganı ile de bunu pekiştirildiğini görmekteyiz.

20 Ocak'ta başlatılan bu harekat doğrultusunda gelinen bu noktada 800 civarında terörist öldürüldüğü TSK tarafından bildirilmiştir. Buna mukabil toplamda 3 şehidimiz bulunmaktadır.

Şehitlerimize Allahtan rahmet sevenlerine baş sağlığı diliyorum.

Türkiye Savaşa Girdi Yaygarası

Suriyedeki YPG-PKK örgütleri birer devlet değildir. Bil mukabil buna da savaş denmez. Zira savaş iki devlet arasında olur. Üstelik Meclisten savaş tezkeresi de çıkmamıştır.

Bu Operasyon İçin Savaş Çığırtkanlığı Neden Yapılıyor?

Efendim, Türk milleti bu operasyonun ne kadar elzem ve gerekli olduğunu kavramış yekvucut olmayı başarmış ve devletinin yanında yer almıştır.

Bu operasyonu bahane edip sokağa çıkma söylentisinde bulunanlara da polisler tarafından gerekli işlemler yapılmıştır.

Elhamdülillah...

Çok yerinde bir davranış olmuştur. Aksi taktirde bu tavizden güç alıp ortalığı karıştırmaları an meselesidir.

Tabi bu durum Pkk sempatizanlarının hoşuna gider mi?

Elbette gitmez. Boş da durmaz. Bu bir savaştır. Kürtlere açılmıştır diyerek Operasyonu karalama meselesine giderler.

Aman Aman Dikkat Edelim. Şeytan bunların kulağına fazla fısıldıyor.

Bunların oyunlarına gelmeyelim.

ÖSO Üzerine Yapılan Yorumlar

CHP kanadının ÖSO için ''Terörist''
AKP kanadı da "Kuvayı Milliye benzeri güçler " benzetmesi yapılması doğru değildir.

İllede bi tanım yapılacaksa Meral Akşener'in de dediği gibi "Dost Unsurlar" demek daha münasip olurdu.

Zeytin Dalı Operasyonunun Suyunu Çıkartmaları

Afrin'de başlatılan Zeytin Dalı Operasyonu'nda kullanılan mühimmatların üzerine başta Fırat Kalkanı harekatında şehit düşen 72 askerimizin isimleri olmak üzere terörle mücadelede hayatını kaybeden Mehmetçik'in isimleri yazılmıştı.


Bu gibi yazıların olduğunu görmekteyiz. Tabi bu tarz şehitlerimizin isimlerinin yazılması jesti normal olanı..

Lakin iş farklı bir boyut kazandı.

Bakınız




Bizimde katkımız olsun dercesine yapılan bu davranışta işin ciddiyetini bozduğu kanısındayımdır. Çünkü eşe dosta biraz hava atmak için işi şov'a dönüştürmeye gerek yok. Belki şov maksatlı yapılmasa dahi işin şov'a doğru gittiğini görmemek elde değil.

Maddeler Halinde Genel Değerlendirme

 #  ABD tarafından 2003 yılında Süleyman Şah'da ki Türk askerlerine çuval geçirenlere karşı bugün İslam'ın sancaktarı olan Türkiye tüm dünyaya inat Suriye Bataklığı'na huzur tesis etmek üzere harekete geçmiştir. Elhamdülillah.

 #  Süleyman Şah Türbesi taşınması olayı ile toprağı sattılar, korkaklar diye yaftalama yapanlar bugün Afrin operasyonunda ne hikmetse o Cesur Babayiğit tutumları görülmemektedir.

Not; Süleyman Şah Türbesi taşıma olayı ile toprakların terkedilmesi mevzu bahis değildir. Türkiye sınırına yakın güvenli bir mevkide konuçlandırma olayıdır.

 #  Türk Mühendislerin ne kadar zeki olduğunu bu operasyonda kullanılan savaş aletleri ile şahit olduk. Yerli ve Milli silahlarımız teröristlere kan kusturmaktadır.

 #  Türk ordusu Atatürk'ün "Yurtta Sulh Cihan'da Sulh" ülküsü doğrultusunda barışı sağlamak için canlarını ortaya koymuşlardır.

 #  Türk milleti ise Ordu-Millet anlayışına sahip bir yapıda olduğunu yurdumuzdan çekilen videolar ile bunu kanıtlamışızdır.

 #  15 Temmuz ile yıpranan TSK'nın itibarı bu operasyon ile yeniden eski konumuna kavuşmuştur.

Sizler Afrin Operasyonu Hakkında Ne Düşünüyorsunuz?

Bu içeriği beğendiyseniz lütfen paylaşın ⤵

Lise hayatımda tarih ders kitaplarında Osmanlı devleti 1699 yılında gerileme ve çöküşe geçtigi yazar ve çöküşün sebepleri olarak Rüşvet,İltimas,Kaht-ı rical vb etkenler gösterilirdi. Tabi bu bilgi ders kitaplarında yer alsa da Osmanlı'nın çöküşüne sebep olan faktörler arasında rüşvetin olduğuna inanamazdım. Zira Osmanlı kuruluşunda atfedilen o ilahi güç ve Osmanlı toplum yapısı tiplemesi rüşvet aldıklarına inandıramazdı.

Merhaba Değerli Dostlar

Bugün itibariyle Murat CENK adlı blogumu açmış bulunmaktayım. Daha önceden yaklaşık 6 ay kadar bir blog deneyimi yaşamış olup (Tarih Kovanı) çeşitli sebeplerden ötürü kapatmak zorunda kaldım ve yeni bir proje ile de karşınıza çıkmış bulunmaktayım.

Sizleri Neler Bekliyor Olacak?

Diğer bloglardan çok farklı olmamakla beraber kendi görüşlerimi fikirlerimi yayınladığım bir platform olacak.

Okuduğum Kitaplar için bir bölüm açarak ister tarih alanında olsun ister diğer alanlarda krnolojik bir okuma listesi sunmaya çalışacağım.

İzlediğim Film-Belgesel vb görsel materyallerde benim üzerimde tesir bırakanlardan bir bölüm açarak sunmaya  çalışacağım.

Yazılarımın çoğu popüler tarih üzerine gerek aktüel gerekse akademik yazılar olacaktır. Tabi Kültür-Sanat üzerine yazılarda paylaşacağım.

Aynı zamanda sizlerin Tarih alanında aklınıza takılan soruları sorabileceğiniz bir bölüm olacak.

Dilerseniz merak ettiğiniz veya doğruluğundan şüphe duyduğunuz sorularınızı buradan sorabilirsiniz.

Not; Kendimi Profesörler kadar bilgili gördüğüm felan yok. Öyle bir iddia içerisinde de değilim. Tek gayem tarih kaynaklarını kullanarak sorularınıza yanıt vermeye çalışmaktır. Tabi sizlerin sorularınıza yanıt vermeden önce bir araştırma içerisine gireceğimden dolayı kendimi de sürekli yenilemiş olacağımdır.

Onca Kişisel Bloglar Arasında Neden Sizi Takip Etmeliyim?

Ben bir tarih metodolojisini almış bir tarihçiyim.

Tarih en kısa tabiri ile geçmişten ders alıp geleceğe sağlam adımlar atmak olarak tabir edebiliriz.

Geçmişi günümüz ile bağdaştırmaya çalışacağim kısaca sizleri tarih serüvenine sürükleyecegim.

Bu sebepten ötürü sizlere nesnel bir bakış açısı kültürünüzü artırmaya yönelik yazılar ve en önemlisi tarafsız bir bakış açısı ile tarihi anlamaya çalışacağız.

Diğer taraftan Kendi Kişisel Yazılarım ile Beyin fırtınası oluşturmaya, Okuduklarım ile sizlere öneride, izlediklerim ile de görsel bir şölen oluşturmaya çalışacağım.

Ne Kadar Sıklıkla Yazı Paylaşacağım?

Yazı paylaşmak için bir süre ya da limit koymak aslında yazının değerine yapılmış bir saygısızlık olarak görüyorum. Zira yazılan yazı olgunlaşmadan sırf süre için alel acele oldu bittiye getirip yayınlanıyorsa o yazı, yazı değil bir paçavradır.

Binaenaleyh yazılarımı olgunlaştığı zaman sizlerle buluşturacağım.

Bir nebze olsun sizlere faydalı olmak amacıyla çıktığım bu yolda sizlerin de desteğiyle inşallah daim olabilirim...

✔ Bu içeriği beğendiyseniz lütfen paylaşın ⤵




Sadaka taşı nedir? Sadaka taşı hikayesi doğru mudur? Sadaka taşları hala faaliyetini sürdürmekte midir? Sadaka taşı hakkında detaylı bilgiler burada…

Sadaka Taşı konusunu acaba neden seçip araştırma gereği duyduğumu sizlere aktarmak isterim.. Sosyal medya hesaplarında gezinirken sürekli olarak insanların gittikleri yerlerde yedikleri ürünlerin resimlerini atmasına şahit olmuşuzdur.

Bu durum etik olmasa dahi hala sürekliliğini korumaya devam ettiğini ne yazikki şahitlik etmekteyiz.

Peki bunun Sadaka Taşı ile alakası nedir? 

İşte benim Sadaka Taşı üzerine yazı yazmama sebep olan etken aşağıdaki resim oldu


Bu resmi gördükten sonra doğal olarak tarih okumam hasebiyle aklıma direk olarak Sadaka Taşı meselesi geldi..

Efendim Sadaka; Yardıma muhtaç olan kimselere karşılıksız olarak yapılan yardımdır. Misal "Yoldan rahatsız edici bir engeli kaldırman sadakadır. Bir kişiye (bilmediği) yolu göstermen sadakadır. Bir hastanın ziyaretine gitmen sadakadır; kötülükten nehyetmen sadakadır; selamın cevabını vermen sadakadır." (Bihar-ül Envar c.75 s.50)

Sadaka’nın ne demek olduğunu anladık isek Sadaka Taşı meselesine geçebiliriz…

Kimileri Sadaka Taşı için Osmanlının Unutulan İnceliği olarak tabir etmektedir. Bilhassa çok yerinde bir tespittir.

Peki nedir bu Sadaka Taşı ?

Sadaka Taşı

Maddeler Halinde Sadaka Taşı;

 #  Türk-İslam kültürünün en önemli yardımlaşma sembolüdür. Sadaka taşları başka toplumlarda gözükmez, sadece Türk-İslam topluluklarında gözükür.

 #  Her zaman için Hz. Peygamberin hadislerinde sadakanın öneminden birçok defa bahsedildiği için veren al alan elden her zaman üstün oldu.

 #  İslam sadakaya büyük önem vermiş ve bunun gizli yapılmasını emretmiştir. Sadaka veren kişi verme yüceliğine, cömertliğe ulaşmakta bunu gizli olarak verme suretiyle de kibir ve riyadan uzak kalmaktadır.

 #  Osmanlı sultanları ve saray halkı sadakalarını daha çok tekke ve zaviyeler aracılığıyla verirlerdi. Tekke ve zaviyeler mahalledeki fakirlerin ihtiyaçlarını tam olarak bildiği için ona göre paketler hazırlanıp gece ihtiyaç sahiplerinin kapısına gizlice bırakılırdı.

 #  Osmanlılarda sadaka taşları daha çok cami ya da mescit yakınlarında Bimarhane, darülaceze, darüşşafaka gibi kurumların yakınında bulunurdu. Yüksekliği 1.80 ile 2 metre arasında olan sadaka taşları oval ya da kare şeklinde olup, birkaç basamakla çıkılan ve üzeri oyuk olan taşlardır.

 #  Bu taşların üzerine ayni (Yiyecek vb.) ya da nakdi(Para) yardımlar yapılır fakirler de gidip oradan ihtiyacı olan miktarı alırdı. Sadaka taşlarına yapılan yardımda veren kime verdiğini bilmediği için kibir ve gurura kapılmamaktadır. Alan da kimden aldığını bilmediği için ona karşı minnet duygusunda bulunmayacaktır.

 #  İzmirde 4 Cami'de varlığını hala sürdürmektedir.

Görüyor musunuz inceliği, Sadaka veren kimse kime verdiğini bilmediği için kibir ve riya’ya kapılmıyor sadaka alan kimsede muhtaç bir duruma düşmemiş oluyor..

Osmanlı İnceliğini gösteren örneklerden sadece bir tanesidir SADAKA TAŞI

KAYNAKÇA;

Yılmaz ÖZTUNA Tarih Sohbetleri

www.yenisafak.com
Abdülhamit donanmayı çürüttü mü?

Osmanlı Padişahları arasında II. Abdülhamit müstesnalı bir yere sahiptir. Zira bir kısım tarihçi onu Ulu Hakan, Evliya, Şeyhgibi nitelemelerle ilahlaştırmaya çalışmakta, bir kısım tarihçi ise onu Kızıl Sultan, olarak nitelemektedir.

Bu Nitelemelerin arkasına sığınanlar sürekli olarak Abdülhamit’e iftiralar atmaktan çekinmemişlerdir. Ona atılan iftiralardan bir kısmı ise

-        Abdülhamit donanmayı çürüttü
-        Osmanlı donanması yakılması
-        II. Abdülhamit, yok edilen Donanma ve yolsuzluk

Abdühamit’e atfen yapılan bu nitelemeler her ikisi de aşırıya kaçmaktadır. Zira II. Abdülhamit ne Kızıl Sultan’dır ne de Evliya’dır.

Bu nitelemeleri bir tarafa bırakıp II. Abdülhamit donanmayı çürüttü mü suali üzerinde yoğunlaşalım..

Abdülhamit’in yaptığı icraatlar Osmanlı devletini ileri götürmüş bu durum doğal olarak da menfaati zedelenen Avrupalı devletlerin tepkisini çekmiştir.

Özellikle Theoder Herzl ve onu destekleyen dış mihraklar, başta basın aracı olmak üzere II. Abdülhamit’e saldırmışlardır.

Peki neden II. Abdülhamit - Theoder Herzl arası kötü olmuştur?

T. Herzl, Siyonizm hareketinin kurucusu olarak gösterilmektedir. ( Aslında kurucu Max Lardaou’dur.)  Bu harekete göre bir Yahudi devleti Filistin topraklarında kurulacaktı. İlk başlarda Filistin’den toprak satın alarak girişimde bulundularsa da II. Abdülhamit toprak satın alımını yasaklamasıyla durmuştur. Theoder Herzl, II. Abdülhamit’e Filistin’den toprak verdiği taktirde hem kendisinin imajını düzelteceğini ( Kızıl Sultan lakabını) hem de Osmanlı devletin dış borçlarında büyük bir rahatlama meydana getirecek kadar para yardımı yapacağı teklifini sunmuştur. II. Abdülhamit ‘’Bu topraklar benim değil milletimindir. Millet kanla aldı ancak kanla verir.’’ demek suretiyle reddeder.

Başta çıkarı zedelenen dış mihraklar ve Theoder Herzl, II. Abdülhamit’e olabildiğince saldırmışlardır. Bu yüzdendir ki ona Kızıl Sultanlakabını takmışlardır. Bununla da yetinmeyerek gazeteleriyle Abdülhamit’e hücum etmişlerdir. Misal aslı astarı olmamasına rağmen Abdülhamit donanmayı çürüttü iddeasıdır.





Hatta Osmanlı donanması en güçlü olduğu dönem Abdülaziz olduğunu belirterek ondan aldığı donanmayı yaktığı bile söylenir.

II. Abdülhamit donanmayı çürüttü iddeasında bulunan bir takım tarihçilerde bulunmaktadır. Bu iddealarına istinad olarak II. Abdülhamit evhamlı bir padişahtır. Bu yüzden Abdülaziz’in tahtan indirilişinde donanmanın rolünü görmüş ve can korkusuyla II. Abdülhamit donanmayı çürütmüştür.

Sizce Karandeiz’e, Akdeniz’e vb. kıyısı olan bir devlet donanmasız kendisini savunma imkanı var mıdır?

II. Abdülhamit tahta çıktığı ilk seneler de Rusya ile 93 Harbinegirmiştir. Harp sonunda Osmanlı devleti ağır bir yenilgi ile çıkmıştır.

93 Harbi sonucu yapılan antlaşmalar ile Rusya, Osmanlı devletinden donanmasını tazminat olarak istemiştir. II. Abdülhamit buna kesin ve kati bir şekilde karşı çıkmış olup donanmayı teslim etmemiştir. 

II. Abdülhamit evhamlı bir Padişah olup tahtan donanma vasıtasıyla indirileceği korkusu olsaydı elinde fırsat varken bunu mu yapardı?

Sorarım Değerli Dostlar Sorarım!

Bu mesele hakkında Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde çok sayıda vesika mevcuttur. Bu vesikalarda donanma için yapılan harcamalar, donanmanın geliştirilmesi, yeni gemi ve teçhizatın alınması, eskilerin tamir ettirilmesi gibi hususlar çok tafsilatlı bir şekilde kaydedilmiştir. Bununla da kalınmayıp Sultan II. Abdülhamîd Han devrinin donanmasına ait yüzlerce fotoğraf hem Yıldız koleksiyonunda hem de o devrin mecmua ve gazetelerinde yer almaktadır.

II. Abdülhamit Tersane’ye giderek yaptığı konuşmayı hatırlarsak;

“Kaptan Paşa, paşalar, beyler, Bir deniz ülkesi olduğumuz için donanmamızın muntazam bulundurulmasına ihtiyacımız malumdur. Mevkiimizin ehemmiyeti ve sahillerimizin genişliği bu ihtiyacı çoğaltmaktadır. Binaenaleyh heyetimizin başlıca kuvvetleri arasında yer alan bahriye gücümüzü geliştirmeye çalışmalıyız. Çünkü deniz kuvvetini arttırmanın bir nihai noktası yoktur. Bahriye Mektebini tedrisatını geliştirip düzenli hale getirelim. Gemilerin iyi kullanılıp iyi halde bulundurulması pek itina edilmesi gereken meselelerdendir.’’

Bu ifadeler donanmaya düşman veya donanmayı tamamen ihmal etme niyetinde olan bir devlet başkanım yapacağı konuşmalar olamaz.

Abdülhamit ve Donanma

II. Abdülhamid padişah olduğunda donanma Bütün hepsindeki toplam top sayısı 763 olup, mürettebat 15.000 kişi idi. Bunlar arasında özellikle Sultan Aziz döneminde satın alınmış zırhlı firkateyn ve korvetler işe yarar vaziyetteydiler. Ahşap savaş gemileri ile nakliye vapurlarından 19’u uzun süre aralıksız asker ve mühimmat naklinde kullanıldığında kazanlarının yenilenmesi gerekiyordu. Aksi takdirde devre dışı kalacaklardı.

Görüldüğü üzere Sultan Aziz’den devralınan donanma çok sözü edildiği gibi Dünyanın ikinci büyük deniz gücü niteliğinde değildi.

1880’li yıllarda donanmanın modernizasyonuna yönelik yazışmalar yapılmışsa da bunların çoğundan sonuç alınamamıştır. Özelikle zırhlı gemilerin Krupp topları ile teçhiz edilmesi içindir.

Buradaki temel faktör kaynak yetersizliğidir. Bunun yanında donanma faaliyetlerinde ihtiyaç duyulan teknik elemanların çoğu yabancı olup bunların işleri tam yapmamaları da bu konudaki eksikliğin bir diğer sebebidir.

Tersane-i Amire’de inşa edilmeleri fikri ön planda gelmektedir. Böyle yüksek bir maliyetin karşılanması da o dönemin şartlarında mümkün değildir. Sonuçta ortaya güçlü olmayan bir donanma manzarası çıkmaktadır.

Bu arada 1886 yılında İngiliz Mühendis William Garret’in mal ettiği torpido atan iki denizaltının II. Abdülhamid’in emri de satın alındığı bilinmektedir. Denizaltılara Abdülhamid ve Abdülmecid isimleri verilmişti. Teknolojik olarak son derece ilkel bir konumda bulunan bu denizaltılarını Osmanlı donanmasına herhangi bir katkısı olmamıştır.

Peki Hala Abdülhamit Donanmayı Çürüttü iddeasına mı inanacağız?

Bu kadar bilgi az bana daha derin ve akademik bir bilgi mi ver diyorsun!

Hadi gel devam edelim..

Gemilerin satın alınmaları yanında, denize çıkıp askeri tatbikatlar yapmaları çok masraflı bir işti. Teknik personel de yeterli değildi.

Bunların sevk ve idaresi özel uzmanlık gerektirmektedir ve maalesef Türkiye’de bu işin uzmanları mevcut değildir. Öyleyse kaçınılmaz olarak bu işte ileri gitmiş ülkelerden uzman getirtilecektir.

İstediğiniz kadar savaş geminiz olsun. Esas olan bunları verimli kullanmaktır. Bu konuda hep sıkıntı çekilmiştir. Zaman zaman bazı uzmanların geldiği de olmuştur. Fakat onların da çok yararlı olamadığı bilinmektedir. Buna rağmen II. Abdülhamid döneminde yeni gemiler satın alınmıştır.

Sekiz gambotun yedisi Abdülhamid döneminde hizmete girmiştir. 34 tarassut vapurundan 14’ü ve 24 torpido-geçerin tamamı Abdülhamid döneminde hizmete girmiştir.

1894 itibariyle personel sayısı Sultan Aziz dönemiyle aynı kalmıştır. 1902 yılında ise personel sayısında önemli bir artış gözleniyor.

Görüldüğü üzere 1894’e göre personel sayısında önemli bir artış yaşanmıştır. Bunun en önemli sebebi olarak 1897 Yunan savaşında uğranılan hayal kırıklığı üzerine donanmada yeni bir atılım yapma çabasını zikredebiliriz.
II. Abdülhamid’in üst düzey bürokratları istihdam etme yöntemine baktığımızda, nazırları kendine sadık kişilerden seçtiği bir vakıadır. Bu anlamda, uzun yıllar Bahriye Nazırı olan Haşan Hüsnü Paşa’yı (1882- 1903 yılları arası tam 21 sene) kontrol altında bulundurduğu düşünülürse, donanmanın sarayı bombalayacağı şeklinde bir endişe içinde olmaması gerekir. Dolayısı ile “Abdülhamit Donanmayı çürüttü ” iddiaları dile getirilirken bu hususların göz önünde bulundurulmasında fayda vardır. 

Eee Hala Abdülhamit Donanmayı Çürüttü İddeasında Israrcımısınız!
Prof. Dr. Vahdettin ENGİN- Bir Devrin Son Sultanı II. Abdülhamit ( Yeditepe Yayınevi )

Şakir BATMAZ- Bilinmeyen Yönleriyle Osmanlı Bahriyesi ( Yitik Hazine Yayınları )

Prof. Dr. Metih HÜLAGÜ- Sultan II. Abdülhamid Dönemi Osmanlı Donanması Hakkında Bir Değerlendirme ( Makale )



Humbaracı Ahmed Paşa Kimdir?

Fransa'da doğup soylu bir aileye mensup olan ve askeriye de üst rütbelere gelen, 
Avusturya’da askeri hizmette bulunup imparatorun müsteşarı olan, 
Osmanlı Devletine intikal edip Humbara Ocağını teşkilatlandıran 
Bu adam aslında Kimdir?

Osmanlı Yenileşme ve Modernleşme bağlamında büyük yararları olan Humbaracı Ahmed Paşa aslında;

-Fransa'nın soylularından olup 1675'te Coussae şehrinde doğmuştur.

-Asıl adı Claude-Aieksandre Com te de Bonneval'dir.

Com te de Bonneval, Humbaracı Ahmet Paşa olmadan önceki hayatı nasıldı acaba?

Humbaracı Ahmet Paşa küçük yaşta askerlik mesleğine girdi ve kısa sürede yükseldi. İtalya ile yapılan muharebelere ve İspanya veraset savaşlarına katıldı ve önemli başarılar kazandı. Ancak 1704 yılında Fransa Kralı ile arası açılınca ordudan atıldı; Paris'ten kaçarak Fransa'nın düşmanı Avusturya'ya sığındı.

Avusturya ordusunda çeşitli görevlerde bulundu ve başarısıyla orantılı olarak rütbesi yükseltildi ve imparatorun müsteşarlığına getirildi. Hatta Osmanlı devleti ile Avusturya arasında 1716'da yapılan Varadin Savaşı ' nda önemli rol oynadı.

 Avusturya imparatoru onu müşirliğe getirdi. Ancak Başvekil Prens Eugen'le anlaşmazlığa düşünce görevden alındı; bir süre hapiste yattıktan sonra yirmi iki yıl hizmet ettiği bu ülkeden de kaçtı. İspanya ve Lehistan'dan sığınma talebinde bulunduysa da kabul görmedi.

1729'da Osmanlı Devleti'ne sığındı. Bir süre Saraybosna'da oturdu. Onun asıl niyeti Osmanlı himayesindeki Macaristan'da prensliği ele geçirmekti. Genel kanaate göre bunu gerçekleştirmek için İslamiyet'i kabul edip Ahmed adını aldı.

I. Mahmud'un tahta çıkması ile ona bir rapor göndermiştir. Bu rapor da artık bu çağda cesaret ve kahramanlığın yetmediğini, askerlikte eğitim, disiplin ve maaşların düzenli ödenmesinin daha önemli olduğunu belirtti. Yapılması gereken yenilikler ise raporunda detaylıca anlatmıştır. Buna mukabil Ahmet Paşa İstanbul’a çağrıldı ve Beylerbeyi payesiyle Humbaracı Ocağı'nın başına getirilen ve bundan böyle Serhumbaracıyan (humbaracıbaşı) olmuştur.

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Peki Humbaracı terimi bizlere ne ifade etmektedir?

Farsça hum-i pareden (içine para konan küp) bozma olan humbara (kumbara) askeri terim olarak demirden yapılmış, içine patlayıcı madde doldurulan yuvarlak bir çeşit merminin adıdır. Farklı ağırlıklarda ve büyüklükte olan humbaraların el ile atılanlarına "humbara-i dest" . havanla atılanlarına "humbara-i kebir" adı verilirdi. Bu mermiyi havan topu vasıtasıyla kullanan topçuya humbaracı, bunu yapan ve kullananların bağlı bulunduğu ocağa da Humbaracı Ocağı denirdi.

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

I. Mahmut’un tahta çıkması ve Ahmed Paşanın Humbara Ocağının başına geçmesiyle belgelerde Humbaracı Ocağı adıyla anılan yeni bir teşkilat oluşturuldu ve doğrudan sadrazamın nezaretine bırakıldı.

Humbaracı Ocağının;

-Teşkilatlanmasını,

-Askerlerin giyecekleri kıyafetler

-Askerlerin ne tür eğitimden geçirilecekleri

-Askerler hangi tür talim alacakları

Ahmed Paşanın telhisleri ve I. Mahmud’un fermanıyla oluşturulmuştur. Yani Humbaracı ocağının kurucu babası dememiz yersiz olmaz.

Humbaracı Ahmed Paşa’nın yaptıkları ve yetenekleri göz önünde bulundurularak sadrazam müşaviri yapıldı. Özellikle onun siyasi yönünden de faydalanmak istenilmekteydi.

Ahmed Paşa ise dış politikaya dair verdiği raporlarda Devlet-i Aliyye'nin Fransa ile ittifakını sağlamaya çalışıyordu. Ona göre Osmanlı Devleti için en büyük tehlike Rusya'nın hızla büyümesiydi.

Humbaracı Ahmed Paşa'nın fikirleri I. Mahmud tarafından da takdir ediliyordu. Artık hükümetin işlerini yönlendirmeye, özellikle dış politikada etkili olmaya başlamıştı.

1736'da başlayan Osmanlı-Rus-Avusturya savaşlarında bulundu. Bu savaşta Serdar-ı Ekrem ile girmiş olduğu münakaşa sonucu gözden düşmüştür.

Onun gözden düşmesi ve nüfuzunu kaybetmesi Avusturya’ya olan kinine ve hırsına yenik düşmesi sonucu olmuştur. Ona göre Macaristan halkını ayaklandırmak suretiyle Avusturya’yı zor durumda bırakacaktı. Planı işlemedi ve böylece nufuzunu kaybetmiş oldu.

Ahmed Paşa hayatının son dönemlerini devletin yapması gerektiği ıslahatlar yönünde layihalar (raporlar)  hazırlamakla geçirdi. Fakat vatanından uzakta yaşaması kendisine gittikçe ağır gelmeye başlamıştı. Bunun için girişimler de bulundu ise de ömrü yetmeyerek ülkesine gidememiş ve Osmanlı devletin de vefat etmiştir.

 Humbaracı Ahmet Paşa karakter yönünden analiz edecek olursak şu yorumları yapabiliriz;

-Humbaracı Ahmet Paşa Maceracı, gururlu ve geçimsiz bir kimse olduğu

-Humbaracı Ahmed Paşa. Doğu'da Fransa'nın nüfuzunu arttırmak için çalışan önemli  kişilerden biridir.

-Fransa’ya düşman ülkelerin saflarında iken bile ülkesi aleyhinde bir söze tahammül edemediği. ( Hatta Hükümete sunduğu raporların birer nüshasının Fransa’ya göndermesi onun casus olabileceği ihtimalini de akla getirmektedir.)

-Avusturya üniforması ile de Osmanlı kavuğu altında da milliyetini ve ırkını asla inkâr etmeyen

- Yıllardır Türkiye’de bulunmasına rağmen Osmanlı sosyal hayatıyla hiçbir ilgisi bulunmayan

-Hırsına yenik düşen ve genel kanaate göre İslamiyeti amaçları ve emelleri uğruna zorla seçen biri olarak yorumlayabiliriz.

Gerçekten Osmanlı ordusunun ıslahı için projeler, muhtıralar ve haritalar düzenleyen Ahmed Paşa'nın gerek ordunun silahlanmasında gerekse sevkinde önemli hizmetler yaptığı bilinmektedir. Onun tavsiyesi üzerine uygulanan bazı savaş yöntemleri sebebiyle Ruslar ve Avusturyalılar Osmanlı ordusu karşısında pek başarı kazanamamışlardı.  

KAYNAKÇA

Ahmet HALAÇOĞLU- TDV İslam Ansiklopedisi (Cilt 18 Sayfa 349-350 )  

Abdülkadir ÖZCAN- TDV İslam Ansiklopedisi (Cilt 18 Sayfa 351-352-353)

Süleyman Faruk GÜNCÜOĞLU- TDV İslam Ansiklopedisi ( Cilt 18 Sayfa 353-354-355)

Prof. Dr. Erhan AFYONCU- Sorularlar Osmanlı İmparatorluğu

Gerek Tv programların da yapılan yayınlar gerek ders kitapların da yazılan yazılar zihinlerimiz de Osmanlı Padişahları diktatördü izlenimi bırakmaktadır.

Peki sizce Osmanlı Padişahları diktatör müydü?

Bilinçaltımıza yerleştirilen bu izlenim bizi tarihimizden koparmak için yapılmış bir girişim değil midir?

Çok şükür ki yeni Tv yayınları ve halkımızın tarihi merakı ile tarihimizi yalanlamayı bırakıp gerçek tarih öğrenmeye başlıyoruz.

Elbette gerçek tarih Tv programlarıyla öğrenilmez. Lakin kitaplar da anlatılamayacak duygular Tv programların da bizlere hissettirilebilir. Velhasıl Tv programları Tarih bilinci oluşturabilir. Bu görevi de şuan tam olarak görmesek te yapılmaya çalışılmaktadır.

Peki Osmanlı Padişahları diktatör müydü?

İnsanoğlu bilmediğinin ve anlamadığının düşmanıdır. En başta Osmanlı’yı ve Türk tarihini sevmeyenler bu düstur çerçevesinde hareket ettikleri aşikardır. Özellikle Osmanlı’yı sevmeyenler Osmanlı padişahları diktatördü çamurunu atmaktadırlar. Oysa ki bu çamuru atanlar öyle bir gaflet içindedirler ki zira diktatör kavramının ortaya çıkışı 19. Yy tekabül etmektedir. 

Bizler yani Tarih metodolojisi dersini almış tarihçiler, Kaynaklar üzerinden bilgiler vermemiz boynumuzun borcudur.

Tarihi kaynaklara göre Osmanlı Padişahları diktatör müydü?

Evliya Çelebi’nin kaleme aldığı eserinden hareketle bu sorumuza şu örnekle cevap verelim;

İstanbul`u fetheden Fatih Sultan Mehmet, fethin üzerinden yaklaşık on sene sonra cami inşasında kullanılacak iki mermer sütunu Rum mimara teslim eder.

      Fatih Sultan Mehmet, fetihten on yıl sonra da Mimar Atik Sinan’a, kubbesi Ayasofya’dan daha büyük bir cami yapması için emreder.

      Atik Sinan her ne kadar bu işe “Emrin başım üstüne” diyerek başlasa da malzemeler arasında bulunan yüksek mermer sütunları kendi hesabına göre ölçüp biçip “üç arşın” kestirdikten sonra yaptığı cami Fatih’in istediği ölçüde heybetli olmaz.

      Fatih Sultan Mehmet, yeni yapılan camiyi görünce “Kubbesi Ayasofya’dan daha büyük olsun...” emrine neden uyulmadığını sorar. Mimar; büyük bir depremde caminin yıkılacağından korktuğu için kubbesini Ayasofya’dan daha küçük yapmak zorunda kaldığını ve bu yüzden sütunları kestirdiğini söyler.

      Fatih, mimarın hem Ayasofya’yı (emrine rağmen) özellikle kayırdığını düşündüğü için hem de kendinden izin alınmadan böyle bir işe kalkıştığı için “Mermer sütunları kesen ellerin kesilmesi” emrini verir...

      Mimar Atik Sinan bunu özellikle yapmadığını “Hesaplarına göre Ayasofya’nın kubbesinden daha büyük bir kubbenin, ilk depremde yıkılacağını” düşündüğünü söyler ama emir büyük yerdendir ve geri dönüşü yoktur.

      Fakat çevresindekilerin de cesaretlendirmesiyle, mimar haklılığına olan güvenini daha da bir pekiştirir ve “İstanbul’u fetheden, fatihler fatihi, Padişah Fatih Sultan Mehmet”i mahkemeye verip hakkını aramak için Kadı Hızır Bey’e şikâyet eder...

      Bizzat Fatih Sultan Mehmet tarafından atanmış, Osmanlı adaletini simgeleyen Kadı Hızır Bey, mimarı dinleyip dava açılması için haklı sebep olduğuna kanaat getirir ve Fatih Sultan Mehmet’in mahkeme edilmesine karar verir...

      Fatih mahkemeye gelir ve duruşma başlar; Fatih Sultan Mehmet çok büyük bir insan olabilir ama emrindeki birini mahkeme etmeden cezalandırmıştır. Karşı taraf savunmasını yapar, mimar gerekçelerini açıklar ve kadı kararını verir: Fatih Sultan Mehmet suçlu bulunur ve kendisi de mimara uyguladığı cezayla yani elleri kesilerek cezalandırılacaktır...

      Bunu duyan Mimar Atik Sinan kulaklarına inanamaz ve kadıya yalvararak şikâyetini geri çeker. Kadı, bunu göz önünde bulundurarak cezayı maddi tazminata çevirir ve mimara yüklü bir miktarda para verilmesine karar verir...

      Evliya Çelebi`nin aktardığına göre, karardan sonra Fatih, çıkardığı demir sopayı kadıya göstererek; "Eğer sen Allah`ın hükmünü uygulamayıp, elimi kesmeye beni mahkum etmeseydin bununla başını paramparça ederdim" der. Kadı Hızır Bey de sakladığı kamayı çıkararak cevap verir: "Sen de benim hükmümü kabul etmeseydin, ben de bununla seni delik deşik ederdim" der.

Osmanlı hükümdarları hiçbir zaman mutlak olduklarını kabul etmemişlerdir. Ettirmeye de çalışmamışlardır.

Oysa ki Osmanlı devrin de Osmanlı bürokratları huzura çıkacakları zaman Padişaha güzel görünmek için giyinirlerdi. Yaptıklarından dolayı Padişaha karşı sorumluydular. Padişah ise KUT yetkisi ile geldiği düşüncesi vaki olduğu için, Allah huzurun da vereceği sorguya göre davranırdı. 

Filhakika Osmanlı padişahlarına Evliya gibi dini vasıflar yapıştırılması da yersizdir. Zira onlar da insandır, hataları da olabilir ve olmuştur da. Unutulmamalıdır ki Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı Padişahlarının (Özellikle Son Dönem) gayretkeş tutumları ve iradesiz yanlış davranışları yüzünden ülke iltimasın yaygın olduğu, rüşvetin geçmediği yerin kalmadığı, liyakata önem verilmeyen bir yer haline gelip Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK önderliğinde TÜRKİYE CUMHURİYETİ kurulmuştur.

Bizlere düşen görev Osmanlı Padişahlarını bir insan gibi görmek ve onları dönemin şartlarına göre değerlendirmek gerekmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti de bizim, Osmanlı Hanedanı da bizim, Selçuklu da bizim Tüm Türk tarihi bizimdir. Bunları diğerinden ayırıp ötekileştirmek tam manasıyla şerefsizliktir.

Ne Mutlu Türküm diyene.